SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

3. Parti Meclisi Kararları


2-3 Ekim 2010


SDP 3. Parti Meclisi, 2-3 Ekim 2010 tarihlerinde İstanbul’da toplandı. Toplantıya Begüm Dadak, Hüseyin Gür mazeretli olarak, Harun Yılmaz, Erdal Kozan görevli olduğu için, Hüseyin Karakaş, Kader Uğurlu, Kayra Babalık, Ozan Doyuran, Sema Kılıç, Tahir Ozan, Yusuf Ziya Kesken mazeretsiz olarak katılmadı.

 

GÜNDEM:

2 Ekim Cumartesi

1- Politik Durum Değerlendirmesi

2- Operasyon

3- Kampanya

3 Ekim Pazar

1-Örgütsel Durum Raporlar

2-Yayın

3-Mali

4-Birlik

 

KARARLAR:

 

1-Parti Meclisi; Siyasi bir komployla tutuklanan genel başkanımız Rıdvan Turan, genel başkan yardımcılarımız Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, MYK üyemiz Ulaş Bayraktaroğlu, PM danışmanı İbrahim Turgut, Üyemiz Özgür Cafer Kalafat ve Toplumsal Özgürlük Platformundan tutuklanan yoldaşları selamlar ve 3. Parti Meclisini devrimci tutsaklarımıza ithaf eder.

2- Parti Meclisi; 21 Eylül komplosunun bizi sosyalist birlik ve yeniden yapılanma konusunda kararlılığımızdan döndüremeyeceğini, birlik sürecini aynen sürdürme iradesini teyit eder.

3- SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformuna yönelik gerçekleştirilen 21 Eylül komplosu değerlendirildi ve AKP Hükümetinin sosyalistleri ve toplumu sindirmek, toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için siyaset ve etik dışı yöntemlerden medet uman bir çizgiyi temel faaliyet çizgisi haline getirdiği vurgulanarak operasyonun sosyalistlerin birliğine, emek ve özgürlük güçlerine yönelik olduğu belirtildi. Bu durum çerçevesinde oluşturulan PM Metni Ek 1’dedir.

4-Parti Meclisi; 21 Eylül komplosu ile tutuklanan genel başkanımız, parti yöneticilerimiz ve TÖP’den yoldaşların serbest bırakılması talebiyle yürütülen kampanyanın hız kazarak devam etmesi ve tüm demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, dernekler, aydın, sanatçı ve akademisyenlerle görüşülerek demokrasiye vurulan bir darbe niteliğindeki bu tutuklamalara karşı en geniş bileşenle kampanyanın örgütlenmesi önerir.

Parti Meclisi; ‘Sıra kimde’ adı altında yürütülecek kampanya çerçevesinde parti MYK’sının hazırlamış olduğu dosyaların yerellerdeki tüm örgütlerle görüşmeler alınarak dağıtılmasını, tutuklamalara karşı dayanışma anlamında çıkarılacak özel sayı mahiyetindeki Sosyalist Demokrasi gazetesinin 98. sayısının yaygın bir biçimde tüm illerde dağıtılması ve kampanya çerçevesinde ortak gazete olarak kullanılmasını, tüm il örgütlerinin kampanya koordinasyon komitelerini diğer siyasetlerle görüşerek oluşturmasını ve il örgütlerinin kampanya yol haritalarını bir an önce oluşturacak şekilde koordine olmalarını önerir. İl örgütlerinde yürütülecek kampanya faaliyetinin haftalık raporlarla merkeze bildirilmesini karar altına alır.

5-Nurettin Aldemir’in yeniden partiye üye olma istemiyle ilgili divana göndermiş olduğu metin okundu ve Nurettin Aldemir’in bu tavrı parti meclisi tarafından selamlandı. SDP’ye yönelik gerçekleştirilen operasyonla SDP’yi susturacaklarını ve etkisizleştireceklerini sananlara inat SDP’nin kendini yeniden ve daha güçlü bir biçimde alanlarda üreteceği belirtildi. Nurettin Aldemir’in göstermiş olduğu dayanışmanın önemi vurgulanarak bu çerçevede SDP’ye üyelik kampanyası başlatılması karar altına alındı.(Ek 2; Nurettin Aldemir’in divana ilettiği metin)

SDP’ye üyelik kampanyasının; 1) SDP’den çeşitli gerekçelerle istifa etmiş olan yoldaşlarımızın yeniden parti üyeliğine çağrılması 2) SDP ile dayanışma anlamında üye olabilecek akademisyen, aydın, yazar, sanatçı ve siyasetçilerin partiye onursal üye olarak davet edilmeleri olmak üzere iki aşamalı gerçekleştirilmesi karar altına alındı.

6-‘21 Eylül komplosu’ sonucunda PM ve MYK üyelerimizin tutuklanması sebebiyle partinin yönetsel organlarında oluşan geçici boşluğu doldurmak üzere PM ve MYK ile beraber çalışacak parti meclisi danışma kurulu ve MYK danışma kurulu oluşturulması karar altına alındı. Parti Meclisi danışma kuruluna Hüseyin Taka, Yadigar Salihoğlu, Nurettin Aldemir, Ersin Önsel, Semra Sezgin, Alev Şahin, Yoldaş Türkoğlu’nun çağrılmasına, MYK danışmanlığına Hüseyin Taka, Yeşim Ergün, Yasemin Deliduman, Semra Sezgin, Serdar Gökşen, Yoldaş Türkoğlu’nun çağrılmasına karar verildi.

7-Partinin kayıt defterlerinin, mali defterlerinin ve teknik işleyişinin düzenlenmesi üzerine Hüseyin Taka, Evrim Kubilay, Serkan Kaya, Serdar Gökşen’den oluşan teknik komite oluşturulması karar altına alınmıştır. Teknik komitenin partinin tüm il örgütlerinin kayıtlarının denetlenmesi ve düzenlenmesi, bir ay sonunda da MYK ve PM’ye yazılı bir raporla durumun iletilmesi karar altına alındı.

8-Sosyalist Demokrasi Gazetesinin iki haftalık süre ile Ankara’dan çıkarılmasının devam etmesine karar verilmiştir.

Yayın kurulu; Barışta Erdost, Yeşim Ergün, Musa Piroğlu, Kubilay Mutlu, Ekin Bodur, Afşin Demir, Güleren Eren, Sultan Seçik, İsmail Şengül’den oluşturulmuştur.

 

PM Üyesi                               PM Üyesi

Yeşim Ergün                        Ekin Bodur

 

 

Ek 1:  

İŞTE “AKP DEMOKRASİSİ”

 

21 Eylül sabahı evleri basılarak gözaltına alınan Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan,  Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, SDP Genel Başkan yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, SDP MYK üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, SDP PM danışmanı İbrahim Turgut, SDP üyesi Özgür Cafer Kalafat, Toplumsal Özgürlük okuru Semih Aydın, savcılıkça tutuklanma talebiyle sevkedildikleri İstanbul Nöbetçi 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 25 Eylül sabahı “terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandılar.

Kamuoyunca tanınmış, Parti ve Platformlarını üst düzeyde temsil eden, mücadelelerini meşru ve demokratik zeminlerde yürüten arkadaşlarımız, tamamen uydurma suçlamalarla ve kirli bir komployla tutuklandılar. Arkadaşlarımız, gözaltına alınmalarının ardından, Emniyetin ve hükümete yakın basın organlarının asılsız iftira bombardımanına tutuldular,  mahkemeye çıkarılacakları saatlere kadar artan bir ivmeyle sürdürülen bu planlı komplo kampanyası sansasyonel boyutlara taşındı.

Soruşturma dosyasında gizlilik kararı bulunmasına rağmen ve avukatlarımıza emniyet ifadelerinin tutanakları dahi verilmez, avukatlar gizliliğe itirazlarına gizlilik kararının tarih ve karar numarasını bile ekleyemezken, belirli medya odakları hayali bir senaryonun bütün gerçekdışı ayrıntılarını belirli bir plan dahilinde savcıdan daha savcı, polisten daha polis tavrıyla yaydılar.

Kamuoyunca bilinmelidir ki, AKP yanlısı ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen yayın organlarınca her geçen gün daha da sansasyonel boyutlara taşınmak istenen bu komplo kapsamında ortaya atılan iddia ve ithamların tamamı düzmece ve asılsızdır:

1. Gerek Sosyalist Demokrasi Partisi’nin Gerekse Toplumsal Özgürlük Platformu’nun “Devrimci Karargâh” Adlı Örgütle Hiçbir Bağlantısı Bulunmamaktadır!

Siyasi Partiler Yasasına göre kurulmuş, her türlü faaliyeti adli ve idari denetime açık bir siyasal parti olan Sosyalist Demokrasi Partisi ile demokratik siyasal zeminde faaliyet yürütmekte olan Toplumsal Özgürlük Platformu’nun adı geçen örgütle doğrudan veya dolaylı olarak hiçbir ilişkileri yoktur.

Bir bölümü uzun süre önce varlığına son vermiş, bir bölümü ise SDP ve TÖP gibi siyasi faaliyet yürütmekte olan 10’dan fazla sosyalist hareketin Devrimci Karargâh çuvalına doldurulduğu görülmektedir. Medyada yer verilen haberlerden, bunlara bir yenisinin daha eklenmekte olduğu anlaşılmaktadır. Halen Sosyalist Parti Merkez Yürütme Kurulu danışmanı olan ve üzerinde kendi adı yazan kimlikle operasyon tarihinden bir hafta önce normal yollardan yurtdışına çıkmış olan Mahir Sayın da “kaçmış” gibi gösterilerek ve asılsız iddialarla “Devrimci Karargâh örgütü mensubu” olarak lanse edilerek Sosyalist Parti de bu çuvala konmaya çalışılmaktadır.

2. SDP ile Hanefi Avcı Arasında Hiçbir İlişki Yoktur!

“Devrimci Karargâh” örgütüyle ve Partimizle ilişkilendirilmeye çalışılan Hanefi Avcı ile partimiz arasında ne düşünsel bağlamda ne de fiiliyatta hiçbir rabıta yoktur, olmamıştır.

Daha Partimize karşı sahnelenmekte olan komplonun ilk adımı olan gözaltıların yaşandığı 21 Eylül tarihinden önce, 19 Eylül 2010 tarihinde partimize ait Sosyalist Demokrasi web sitesinde, Hanefi Avcı’nın kaleme aldığı “Haliç’te Yaşayan Simon’lar – Dün Devlet Bugün Cemaat” başlıklı kitap ve kitaba dair basın-yayın organlarında yer alan yorumlar sosyalist bir perspektiften eleştiri konusu edilmiş ve Avcı hakkında sosyalistlerin görüşü şu sözlerle ifade edilmiştir:

“Avcı, kitabı kaleme alma gayesini, Haliç’te yaşayan bir Simon olmama metaforuyla izah etttiğine göre, aynı metafor üzerinden kendisini değerlendirmek mümkündür. Hanefi Avcı Haliç’te yaşamakla kalmamış, Haliç’i Haliç yapan, yani onun meşhur lağım kokusuna kendi pisliğini de akıtarak katkıda bulunmuş olan bir Simon’dur.

Bir defa, kitabında anlattığı üzere, gerek 12 Eylül öncesinde, gerekse sonrasında azılı bir anti-komünist ve devrimci düşmanı polis olarak görev yapmış, devrimci örgütlere karşı yürütülen yüzlerce operasyon içerisine çoğu kez amir sıfatıyla dahil olmuştur. Kitabında anlatmadığı ise, devrimcilere karşı tatbik edilen en ağır işkencelerin, gözaltında kaybetmelerin, faili meçhul (aslında belli) cinayetlerin uygulayıcılarından biri, hatta en önemlilerinden olduğudur.”

İşçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarının savunucusu olan partimiz SDP, her ne sebeple olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın işkenceyi “insanlığa karşı suç” olarak telakki eder ve bu tür suçları işleyenlerin zamanaşımı gerekçesiyle cezalandırılmaktan kurtulmalarını reddeder.

3. “Devrimci Karargah” Soruşturma ve Yargılamaları Birer Hukuk ve Demokrasi Skandalıdır!

Gerçekleştirdiği silahlı eylemler ve Orhan Yılmazkaya’nın öldürüldüğü operasyon ile gündeme gelen “Devrimci Karargâh” örgütüne ilişkin soruşturma ve yargılamalar, sosyalist muhalefetin tasfiye edilmesi ve halk kitleleri nezdinde bir baskı ve korku ortamı yaratılması amacıyla kullanılmaya çalışılmaktadır.

Aralarında siyasi köken, mücadele anlayış ve yöntemleri gibi konularda en ufak bir ortaklık bulunmayan siyasi yapı ve kişiler “Devrimci Karargâh” örgütü ile irtibatlandırılmakta, AKP’nin ayak bağı olabilecek sosyalist muhalifler “Devrimci Karargâh” çuvalına doldurularak tasfiye edilmek istenmektedir.

Bu tasfiye operasyonu sırasında hedef tahtasına yerleştirilen sosyalist yapılar ve kişilerin yanı sıra, herhangi bir siyasi kimliği veya örgütlülüğü bulunmayan insanların da uyduruk gerekçelerle gözaltına alındıkları, hatta aylarca süren tutukluluk süreçleri ile hayatlarının karartılmaya çalışıldığı bilinmektedir.

Bugün de aynı yöntem, tutuklanan sosyalistlere karşı icra edilmektedir. Tutuklanan yönetici ve üyelerimizin kendi aralarında ve üçüncü kişilerle gerçekleştirdikleri telefon görüşmelerinde kullandıkları gündelik, sıradan ifadeler, şifreli örgütsel haberleşmelermişçesine sorgulama konusu edilmiştir.

SDP’nin genel başkanına, genel başkan yardımcılarına, MYK üyesine yapılan bu hukuk tanımaz saldırı bir “Devrimci Karargah” heyulasının ardına gizlendi. Savcılık makamı, güya “Devrimci Karargah” örgütüne ağır darbe indiriyormuş gibi yaparak, bir siyasi partinin genel başkanını ve genel başkan yardımcılarını önce evlerini bastırtarak gözaltına aldırttı. Sonra kendilerine “Devrimci Karargah” örgütüyle ilgili tek bir soru sormadan, eğer böyle bir örgütün üyeleri olsalardı içinde bulunmaları gereken ilişki ağını hiçbir biçimde öğrenmeye çalışmadan, eğer böyle bir örgütün üyesi olsalardı gerçekleştirmiş olacakları ve gerçekleştirmeye çalışacakları eylemlerin neler olduğunu hiçbir biçimde öğrenmeye çalışmadan tutuklattı.

Bu ne anlama gelmektedir? Savcılık makamının da, Emniyetin de, genel başkanımızın ve genel başkan yardımcılarımızın ve üyelerimizin “Devrimci Karargah” adlı örgütle bir ilişkilerinin bulunmadığını çok iyi bildiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle üyelerimize bu konuyla ilgili tek bir soru sormamışlardır. ''Devrimci karargâh' ilişkisini temellendirecek hiçbir somut delil bulunmadığı gibi, üyelerimizin hiçbirine hiçbir şekilde ‘Örgüte ne zaman girdiniz?' 'Kimlerle ilişki içerisindesiniz?' 'Hangi tür faaliyetlere katıldınız?' şeklinde bir soru yöneltilmemiştir".

Açıktır ki bu, SDP ve TÖP’e yönelik bir operasyondur ama Emniyetin ve sözcüsü medyanın çabasıyla başka bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Savcılık ve Emniyet, “Devrimci Karargah’a darbe vuruyorum diyerek, bir siyasal partinin başkanının evini bastırma, hiçbir delil olmaması bir yana, hakkında ciddiye alınabilecek tek bir suçlamada bile bulunmadan tutuklatma keyfiliğini, bu hukuk skandalına imza atma keyfiliğini neye güvenerek sergileyebilmektedir?

1 Ekim günü Meclis resepsiyonunda, BDP Diyarbakır milletvekili ve SDP Onursal Başkanı Akın Birdal’ın SDP operasyonlarını gündeme getirmesi üzerine Başbakan Erdoğan’ın “Durup dururken yoldan geçen birisini almıyorlar” demesi, tabloyu bütün çıplaklığıyla ortaya sermiştir.

Sosyalist Demokrasi Partisi’nin ve Toplumsal Özgürlük Platformu’nun, silahlı mücadele veren herhangi bir örgütle ilişkilendirilmeye çalışılması, doğrudan demokratik zemine yönelik antidemokratik bir saldırıya kılıf uydurmaktan başka bir anlama gelmez.

Yargı-Polis-Medya üçgeninde partimize ve Toplumsal Özgürlük Platformuna karşı tezgahlanmış bu sinsi ve kirli komplo tamamen siyasal iktidarın, AKP hükümetinin sorumluluğu altında pratiğe geçirilmiş pis bir oyundan başka bir şey değildir.

SDP’nin yönetici kadrosunu tutuklamak için başvurulan kirli yöntemin kendisi, siyasal iktidarın toplumsal muhalefete karşı ve demokratik siyaset zeminine yönelik kapsamlı bir saldırı konseptine yönelmekte olduğunun, sosyalistleri ve toplumu sindirmek amacıyla siyasal etik dışı yöntemlerden medet umulduğunun açık bir göstergesidir.

Seçilmiş belediye başkanlarından sendikacılara, hakkını arayan işçilerden Mahir Çayan anmasına katılan devrimcilere, Kürt basın organlarına ve sosyalist basın çalışanlarına, Barış ve Demokrasi Partisi  (BDP) ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üye ve yöneticilerinden Halkevi üyelerine, Odak dergisi okurlarına, TAYAD’lılara, TÖP sözcülerine ve SDP yöneticilerine kadar bütün toplumsal muhalif kesimler bir tutuklama terörüyle bastırılmaya, sindirilmeye, topluma kuşku ve korku salınmaya çalışılmaktadır.

Emperyalizmin ve sermayenin çıkarlarına ve yeni ihtiyaçlarına daha uygun bir yapılanmaya doğru gidişin, doğası gereği demokratik haklara ve özgürlüklere karşı yeni bir saldırı dalgası olmaksızın gerçekleştirilemeyeceği, bunun devlet aygıtında karşılığının şu ya da bu hükümet partisiyle sınırlı ve sınıf mücadelesinin ulaştığı boyuttan bağımsız bir biçimde bulunamayacağı, sosyalistler için bilinmez ya da öngörülemez belirlemeler değildir.  

ABD emperyalizminin bölge halklarını boyunduruk altında tutabilmek için, Türkiye’ye ve Türkiye’yi çevreleyen bölgeye ilişkin olarak başvurduğu tüm stratejik yönelimlerin taşeronu ve bizzat uygulayıcılarından biri olmayı sürdürebilmek için devlet yeniden-yapılandırılmaktadır. Uluslararası tekellerin ve kapitalizmin, bütün dengeleri altüst etmiş olan ekonomik krizden, emekçileri daha da yoksullaştırarak, sömürüyü daha da derinleştirerek çıkabilmesi için başvurulan tüm yeni düzenlemelerin topluma dayatabilmesinin önünde engel olan sosyalistlere ve toplumsal muhalefet temsilcilerine karşı saldırılar yoğunlaştırılmadan, halkın sesi kısılmaya çalışılmadan, devletin bu işlevleri sorunsuzca yerine getirecek biçimde yeniden düzenlenmesi egemen güçler açısından mümkün görülmemiştir.

Bu saldırılar AKP hükümetinin sosyalist muhalefete tahammülsüzlüğünün artık hak hukuk tanımaz bir noktaya gelmiş olduğunun tescilidir. Böylece başbakanın Referandum öncesinde dilinden düşürmediği “ileri demokrasi”yle neyi kastetmiş olabileceğini herkesin görebilmesi için Referandumun üzerinden yalnızca 9 gün geçmesi yeterli olmuştur.

Bu saldırı AKP hükümetinin devrimcilere karşı her türlü komploya sınırsız bir keyfilikle başvurabileceğinin tescilidir. Böylece başbakanın 12 Eylül döneminde idam edilen devrimcilere döktüğü gözyaşlarının “ne” gözyaşları olduğunu herkesin görebilmesi için Referandumun üzerinden yalnızca 9 gün geçmesi yeterli olmuştur. Aralarında Necdet Adalı’nın da olduğu 12 Eylül cuntasının idam ettiği devrimcilerin adlarını ağzına alıp gözlerini sulandırırken, yalnızca iki ay sonra Necdet Adalı’nın yoldaşlarını içeri atmak için hazırlık yapılmakta olmadığını kim iddia edebilir?

AKP hükümeti ‘12 Eylül’le hesaplaşıyorum’ diye diye 12 Eylül’ü aratmayan ve özünde onu sürdüren uygulamalara başvururken ne kadar ikiyüzlü ve küstahsa, demokrasi ve özgürlük yaygaraları atarak demokrasiyi ve özgürlükleri katletmekte de o kadar hünerlidir.

SDP ve TÖP, sosyalist hareketin yeniden yapılandırılması ve enternasyonalist sosyalistlerin birliğini gerçekleştirme sürecini başlatmak için bir süreden beri devam ettirdikleri birlik görüşmelerini belirli bir olgunluğa getirmiş ve birleşme adımını atmak üzere olan siyasi yapılardır.

AKP'nin başını çektiği egemen güçler, SDP ve TÖP’ün birlik sürecinin sosyalist hareket nezdinde bir sinerji yaratmasından, ardı ardına başka sosyalist yapı ve aydınların da birlik sürecine katılma kararlarını deklare etmelerinden; bir yandan militarizme ve şovenizme, diğer yandan da emperyalizme ve ABD işbirlikçisi AKP’ye karşı mücadele etmenin mümkün olduğunu gerek düşünsel üretimiyle gerekse eylemiyle ortaya koyan bir siyasi hattın güç kazanmasından kaygılanmaktadırlar.

Bilinmelidir ki AKP’nin sosyalistlere karşı giriştiği bu tasfiye operasyonu ne ilk ne de son olacak, tasfiyeler sosyalistlerle de sınırlı kalmayacak, tüm muhalefetin bastırılmasına, ülkenin AKP için dikensiz bir gül bahçesine çevrilmesine kadar sürdürülmek istenecektir.

AKP’nin referandum sonrası ilk iş olarak ele aldığı bu Reichstag Yangını Davası benzeri tasfiye etme operasyonu boşa çıkartılmalı, SDP ve TÖP yöneticileri ve tutuklanan tüm sosyalistler serbest bırakılmalıdır.

AKP hükümetinin emekçi düşmanı ve Kürt karşıtı politikalarının onu getirdiği nokta, her türlü muhalefeti sinsi siyasi komplolarla etkisizleştirmeye kalkışmadan artık varoluşunu sürdüremediğinin göstergesidir.

AKP, her tarafından tel tel dökülen ve artık hiç kimsenin açıktan savunmadığı bir darbe anayasasını demokrasi ve özgürlük getiriyorum naralarıyla değiştirirken bile geçerli oyların yalnızca %58’ini alabildiği 12 Eylül Referandumundan aslında lanse edilmeye çalışıldığı gibi siyasi bir zaferle çıkmamıştır. Toplam seçmenin %27,68’i sandık başına gitmemiş ya da geçersiz oy kullanmış, %30,46’sı “hayır” demiş, seçmenin yalnızca %41,86’sı AKP aldatmacasına “evet” demiştir. Boykot tavrının özellikle Kürt illerindeki başarısı AKP hükümetinin  siyasal ömrünün sınırlarını çizmiştir.

SDP’nin ve TÖP’ün de içinde yer aldığı Boykot Cephesinin başarısı AKP hükümetinin “başarısızlığının” ve hükümet edebilme şansını kaybetmekte olduğunun kanıtı olmuştur. Çünkü Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde defalarca kanıtlandığı gibi Kürt sorununda yapabileceği bir şey kalmadığı ortaya çıkan hükümet partilerinin bir geleceği yoktur. Referandum sonrasında “kazananlara ait sözleri” söyleme hakkını elde etmiş gibi görünen AKP hükümetinin bu gerçeğin farkında olmaması düşünülemez. O nedenle hızlıca “yeni bir konsept” devreye sokulmak zorunda kalınmış, güdümlü medya eliyle sanki barışa bir adım kalmış gibi bir hava yaratılarak AKP hükümetinin “Kürt sorununda bir şeyler yapıyor” görüntüsüne cila çekilmeye başlanmıştır.

SDP ve TÖP temsilcilerine karşı kirli komplo tam bu zamanlamayla, Referandumdan yalnızca 9 gün sonra, 20 Eylül’de sona erecek olan eylemsizlik süreci nedeniyle kamuoyunda çatışmazlık döneminin uzaması, operasyonların durdurulması, müzakere, barış ve demokratik çözüm doğrultusunda adım atılması taleplerinin yükseldiği bir momentte devreye sokuldu. Bu sırada devletin tepesinde “güvenlik zirve”leri toplanmakta, MİT müsteşarı ABD’de CIA ile “gizli” görüşmeler yapmakta, Kürt sorununu değil, Kürt sorununda demokratik çözüm için bastıran özneyi “nasıl  çözeriz?” diye, Kürt özgürlük hareketini “nasıl tasfiye ederiz?” diye kafa patlatılmaktaydı.

Tıpkı “Birinci Açılım” aldatmacasında olduğu gibi bu dönemde de “tasfiye” adımlarının üstünü örtecek bir şal ardına gizlenerek yine Washington-Bağdat-Erbil hattında mekik dokunmaya başlanmış, ABD’nin onayını alarak sınır ötesinde bir tampon bölge oluşturma çabaları hızlandırılmıştır.

AKP hükümeti ve devlet, ilki içi boş “açılım” söylemiyle gizlenmiş olan ve Kürt özgürlük hareketi tarafından başarısızlığa uğratılmış tasfiye projesini yeni bir cilayla ikinci kez devreye sokmaktadır. “Kaleleri fethetmek” için girdiği 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde Kürt özgürlük hareketinin kitle desteğini eritemediği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldığında "KCK operasyonları" başlatarak demokratik siyasal zemine yönelik saldırıya geçen AKP hükümeti, Referandumda da aynı gerçekle yüzleşince, bu kez sosyalistlere karşı, Kürt halkının batıdaki dostlarına karşı, demokratik siyasal zemine karşı kirli bir komployla, “Karargah” heyulasının ardına gizlenerek yeni bir saldırı başlatmış, SDP ve TÖP bu nedenle hedef haline getirilmiştir.

AKP hükümeti son kozlarını oynamaktadır. Önümüzdeki seçimlerde de Kürt özgürlük hareketinin kitle desteğinde bir gerileme sağlayamazsa siyaseten biteceğinin farkındadır. Bu nedenle her türlü yönteme başvurmaktan çekinmemekte, Demokrasi İçin Birlik Hareketi bileşenleri olan SDP’nin Genel Başkanı Rıdvan Turan’ı, TÖP’ün sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu’nu, “durup dururken yoldan geçen birileri” olmadıkları için, açık siyasal faaliyetlerinden ötürü, ama doğrudan bu faaliyetlerine suçlama yöneltemeden, yani korkakça ve sinsice içeri atmaktadır.

SDP PM, AKP Hükümetini uyarmaktadır: Eğer SDP’nin izlediği siyasal hattan genel başkanını tutuklatacak kadar rahatsızsanız, komploların arkasına gizlenmeyin! SDP’nin sözünü ve eylemini yargılatın! SDP olarak sözlerimizin ve eylemimizin dün olduğu gibi bugün de sonuna kadar arkasında olduğumuzdan ve aynı çizgimizi hiçbir ödün vermeden aynı kararlılıkla sürdüreceğimizden kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Siyasal iktidarın öğreneceği şeylerden biri şudur: Bu komplolarla sosyalistleri ve demokrasi güçlerini yıldıramazsınız.

AKP hükümetini uyarıyoruz: Tarihin sizi de halkın vicdanında 12 Eylül’cülerin yanına yerleştireceği günler çok uzakta değildir.

Oynanan sinsi ve kirli bir oyundur. AKP hükümeti, solu ve toplumu sindirmek ve toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için siyaset ve etik dışı yöntemlerden, ince tezgahlardan medet uman bir çizgiyi temel faaliyet çizgisi haline getirmiştir. Bir yandan demokrasi ve özgürlük yaygaraları atıp, öte yandan demokratik zemini faşist rejimlerin uyguladığı yöntem ve tertiplerle ortadan kaldırmaya çalışan sermaye sınıfının temsilcisi AKP hükümeti, bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu er ya da geç görmek zorunda kalacaktır. Çünkü, emek ve özgürlük güçlerini bu tip pespaye yöntemlerle sindirmek tarihte hiç mümkün olmadı, gelecekte de asla mümkün olmayacaktır.

 

SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

PARTİ MECLİSİ

2-3 Ekim 2010

 

 

Ek 2 :

SEVGİLİ DOSTLAR,

YOLDAŞLAR,

Cemaat AKP ittifakı sisteme, kendilerine muhalefet eden herkese saldırıyor. Derin devlete karşı olduğunu söyleyen, sözde Ergenekon kovuşturmaları yapan Cemaat ve AKP ittifakı kendi derin devletini yaratıyor. 12 Eylül vesayetine, MGK-TSK vesayetine karşı olduğuna herkesi inandırmaya çalışan bu şer ittifak siyaset, ekonomi ve sosyal yaşam üzerinde kendi vesayetini kuruyor.

Devrimci Karargah adı altında yapılan ve merkezine kurumsal olarak SDP konan son operasyonlar, SDP üzerinden tüm sosyalistleri tehdit ediyor. Gün birlik ve dayanışma günüdür.

Yaşanan son gelişmeler bana eskisinden daha fazla dayanışma göstermemi söylüyor. Yaklaşık bir yıl önce bir PM toplantısında SDP’den istifa etmiştim. İstifam kapsamlı itiraz ve eleştirilere dayanmakla birlikte bugün bunları dondurmam gerektiğini düşünüyor ve yeniden SDP ÜYESİ OLMAK İSTİYORUM.

Tutuklanan SDP Genel Başkanı Sayın Rıdvan Turan’a, Günay Kubilay’a, Ulaş Bayraktaroğlu’na, Ecevit Piroğlu’na, Özgür Cafer Kalafat’a, Oguzhan Kayserilioğlu’na ve isimlerini sıralayamadığım tüm arkadaşlara isnat edilen suçlara talip olduğumu ilan ediyorum. Çünkü sistem onların şahsında beni de yargılamaktadır.

Hepinize ve şahsınızda cezaevine konmuş yoldaşlara selamlarımı sunuyorum.

Nurettin ALDEMİR    

 

 

 
Loading