SDP GENEL BAŞKANI RIDVAN TURAN:

Başbakanı Kürt halkını tehdit etmeyi bırakmaya ve açılımı demokratikleştirmeye çağırıyoruz

23 Ekim 2009 

 

Başbakan Ağrı ve Erzurum’da yaptığı konuşmalarda, Mahmur ve Kandil’den gelenlerin Habur’dan giriş yapmalarından sonra bölgeden yansıyan görüntülerden rahatsız olduğunu açıkladı. Ardından Kürtleri suçlayarak böyle giderse sürecin tıkanacağı, başa dönüleceği, her şeyin sil baştan olacağı tehdidinde bulundu.

Gelen barış gruplarının şenliklerle karşılanması, on binlerce insanın barış gruplarını coşkulu bir biçimde karşılaması, gelenlerin giydikleri elbiseler, atılan sloganlar yalnız başbakanı değil, MGK toplantısının hemen ardından apoletli medyayı da çok üzmüş olacak ki bugün Hürriyet başta olmak üzere birçok yayın organında aynı kalemden çıkmışçasına yazılar yayınlandı. Bu durum açılımın içinde var olan demokratikleşme damarının ne denli zayıf olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Gelenler kendi başlarına sınırı geçip gelselerdi, onları karşılayan kimse olmasaydı, çözüm açısından bu daha mı iyi olurdu? Bu durum Kürt halkının bu süreci desteklemediği anlamına gelmez miydi? O zaman kimle hangi barış tesis edilecek ve neyin açılımı söz konusu olacaktı?

Gelenlerin davul zurnayla karşılanması halkın çözüm sürecine ne kadar büyük destek verdiğini göstermiyor mu? Barışın ne kadar özlendiğini göstermiyor mu? Kürt halkı dağdan gelen evlatlarını davul zurnayla karşılıyor, yani dağdan inişi davul zurnayla karşılanacak bir olay olarak görüyor ve dağda olan evlatlarını da aynı biçimde çağırıyor. Kürt halkı evlatlarını davul zurnayla dağa göndermiyor tam tersini yapıyor. Bu durum başbakan başta olmak üzere yetkililerden biraz empatiyi hak etmiyor mu?

Önünüzde bir çözüm süreci var. Kürt halkı çözüme susamış durumda. Kürtler mezarı dahi olmayan evlatlarının, 17 bin faili meçhulün ardından ağlayamadı bile, zira yas tutmak bile bölücülük sayıldı. 30 yıldır derin acılar çekiliyor. Kürt ve Türk halkları bir kirli savaşın bedellerine ağıtlar yakıyor. Ve bugün ufukta bir barışma umudu doğuyor. Dünyanın neresinde bu türlü “kırılma anlarının” halklar tarafından sessiz sedasız yaşandığı görülmüştür. Tepki vermek, coşkulanmak sağlıklı bir organizmanın ve sağlıklı bir toplumun doğal refleksidir. Bu durumu başbakanın yaptığı gibi bir tehdit unsuruna dönüştürmek, yaptığı işe inanmamak ve kendini gayrımeşru hissetmek anlamına gelir.

Bu ortamın Türk halkını germekte olduğu söyleniyor. Türk halkını asıl geren tam tersi değil mi? Savaşın devamında, gencecik çocukların bayraklara sarılmış tabutları Türkiye’ye yağarken Türk halkı, ziyadesiyle üzülmüyor, gerilmiyor mu?

Yıllarca halklarımız acılarını ayrı ayrı çekti. Gölge etmeyin, MGK kararlarıyla halkı manipüle etmeyin, kışkırtmayın, halklarımız hiç değilse bugün bir çözümün sevincini birlikte yaşasınlar. Boyalı basınla, tv kanallarıyla savaş kışkırtıcılığı yapmayın. Halklarımız hiç olmazsa bugün acılarını yarıştırmayı değil, sevinçlerimizi ortaklaştırmayı denesinler. Bugün bunun zemini mevcuttur.

Ancak bunun için önce başbakan çaba göstermelidir. Gayrımeşru işler sessiz sedasız yapılır. Hırsızlıklar sessiz sedasızdır. Ancak düğünler dernekler herkese duyurulacak biçimde gürültülü ve coşkulu yapılır. Bizler, barış çevreleri, Kürtler ve Türkler coşkuyla bir halayın içinde yüksek sesle kardeşlik türküleri söylemek istiyoruz.

DTP’yi, Kürtleri suçlamayı bırakın. Bu tehdit dilinden vazgeçin. Bunu en azından on binlerce kaybımızı düşünerek yapın. Anasız babasız çocukları, yakılmış köyleri düşünerek, ağıt yakan anaları düşünerek yapın.

Kürtleri tehdit etmeyi bırakın! Barışın dilini kurun!

Halkların kardeşliği için üzerinize düşeni yapın, açılımı demokratikleştirin!