SDP GENEL BAŞKANI RIDVAN TURAN'IN

4. OLAĞAN BÜYÜK KONGRE KONUŞMASI

30 Mayıs 2010 

  

Yurtdışından ve yurtiçinden kongremize katılarak güç veren sevgili dostlar, değerli konuklar,

Basının değerli temsilcileri,

Sosyalist demokrasi bayrağını bugünlere taşıyan partili yoldaşlarım!

Erkek egemenliğine karşı savaşan kadınlar

Taksim 1 Mayıs direnişlerinde, Tekel işgallerinde, IMF barikatlarında devrim ve sosyalizm şiarını yükselten, gazın tozun dumanın içinde kızıl bayrağı burjuvazin burçlarına dikme andı içen Dev Genç’liler

Ülkenin dört bir yanında demokratik lise mücadelesini omuzlayan, eşit parasız bilimsel ve anadilde eğitim şiarıyla Ankara’ya akan Dev-Lis’liler

Kâh makine başında, kâh direniş meydanlarında kâh grev çadırlarındaki Devrimci-İşçiler

Evlatları cezaevinde olan aileler

Hepinizi en devrimci duygularımla ve yeni bir dünyanın mutlaka kurulacağına olan inancımla içtenlikle selamlıyorum.

Merhaba…

 

Sosyalist Demokrasi Partisi’nin Dördüncü Olağan Kongresi’ne ulaşmış olmanın heyecanını yaşıyoruz. Çünkü partimiz Türkiye sosyalist hareketinin mirasçısı, onun organik bir bileşenidir. Kuşaklar boyu elde edilen tarihsel deneyime eleştirel bir yaklaşımla eğilmek, ondan öğrenmek, onu yeni tarihsel koşullarda eylemlerimizle birleştirmek, partimizin mücadele anlayışının temelini oluşturmaktadır.

Partimiz bütün devrimci ve enternasyonalist geleneklerin birikimi, deneyimi ve mücadele azmiyle kurulmuştur. İnsanlığın kurtuluşunun yolunu gösterenleri, Marx’ı, Engels’i, Lenin’i, Rosa’yı, Che’yi, Şefik Hüsnü’leri, Doktor Hikmet’leri, Mustafa Suphi’leri, Mihri Belli'leri, Behice Boran'ları, Deniz'leri, Mahir'leri, İbo'ları, Adalı'ları, Aynur'ları, Mehmet Latifeci’leri, Haki'leri, Kemal Pir'leri, Mazlum'ları, Zilan'ları… Tüm Türk, Kürt, Arap ve diğer uluslardan devrimcileri,

İdam sehpasında, yaşasın ‘Türk ve Kürt halklarının kardeşliği’ sloganıyla ölüme gidenleri

İşkence tezgâhlarında ser verip sır vermeyenleri

Halklarımızın kurtuluşu uğruna faşist kurşunlara siper olanları

Partimizin Dördüncü Kongresi’nde bir kez daha saygıyla selamlıyorum.

 

Değerli yoldaşlar,

Çok çalkantılı ve çatışmalı bir dönemden geçiyoruz. Ben bu konuşmamda yalnızca egemen güçlerce izlenen politikalara, sorunlara değinmekle yetinmeyi düşünmüyorum. Egemen güçlerin ağır saldırıları kadar, bizleri bu saldırılar karşısında etkisiz kılan kendimize özgü yapısal sorunlara da değinmenin tarihsel olduğu kadar güncel bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

 

Değerli arkadaşlar

SDP, 1980 sonlarında başlayan ve bugünlere taşınan “sosyalist solun yeniden yapılanması ve birlik” ihtiyaç ve arayışlarının bir sonucudur. Sosyalist birlik çoğu zaman “güçten düşenlerin çaresizliği”nin ürünü olarak çarpıtıldı. Sosyalist hareketin bir bütün halinde güçsüz düştüğü açık bir gerçektir. Ama sosyalist birlik “çaresizliğin veya güçsüzlüğün” değil, bilimsel sosyalizmin bu topraklarda yeniden ayaklarının üzerine dikilmesi, yeniden toplumsal ve siyasal bir seçenek haline gelme hamlesinin ta kendisidir.

Biliyoruz ki, Marksizmin ekonomist ve dogmatik yorumuna dayanan ve sosyalist harekete büyük ölçüde yön veren monolitik düşünce ve ona özgü ikameci siyaset tarzının, hareketimizin güçsüz düşmesinde, amip gibi bölünmesinde, rekabetçiliğin ve tasfiyeciliğin öne çıkmasında oynadığı başat rolü hiç kimse yadsıyamaz.

Bu anlayışın aşılması, sosyalist hareketin Marksizmin devrimci temelleri üzerinde yeniden ayağa kalkması, sosyalist demokrasiyi temel alan çoğulcu bir anlayışla yeniden yapılanması yaşamsal bir öneme sahiptir.

 

Değerli arkadaşlarım

Sosyalist demokrasi çizgisi, ilkesiz “sol birlik” anlayışı değildir. O temel referansını devrimci Marksizm’den almış ve Marksist teorinin farklı yorumlarının “çeşitlilik içinde birliğini” gerçekleştirmiştir. Sosyalist demokrasi çizgisi, kapitalist özel mülkiyetinin reddi temelinde partinin ideolojik, politik sınırlarını da çizmiştir.

Sosyalist demokrasi temelindeki çoğulcu birlik anlayışı, Türkiye sosyalist hareketinde birlik bahsinde atılan en önemli adım ve çok yönlü yenilenme hamlesidir. SDP’nin birinci temel özelliği budur.

SDP’nin ikinci temel özelliği, Türkiye işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ile Kürt halkının özgürleşme mücadelesini birleşik bir devrimci sürece dönüştürmeyi temel stratejik hedef olarak benimsemesidir. Stratejik bir ittifak anlayışı içerisinde, Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye sosyalist hareketinin farklı kanallardan yürüyen mücadelelerini ortak bir devrimci demokratik cephede birleştirmek ve “iki ülke” (Türkiye ve Kürdistan) realitesine uygun bir enternasyonalizmi geliştirme ihtiyacı Türkiye ve Kürdistan halklarının kurtuluşu bakımından yakıcı bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın karşılanması demek, halklarımızın eşit haklı temelde kardeşleşmesi demektir. Eşit haklı bir temelde kardeşleşmenin sağlanması, her şeyden önce kirli savaş koşullarında zihinleri bulanan, sınıf bilinci körelen batıdaki emekçi kitleler üzerindeki milliyetçi etkilerin kırılmasına ve Kürt halkının kendi siyasi geleceğini özgürce belirleme hakkını tanıyan bir enternasyonalist yaklaşımın geliştirilmesine bağlıdır.

İşte, SDP’nin kuruluş harcında enternasyonalizmi soyut bir düşünce olmaktan çıkartan ve “halkların kardeşliği”ni hedefleyen, Kürt sorununda devrimci enternasyonalist tutum yatıyor.

 

Değerli arkadaşlarım                                        

Teoriyi dar örgütsel ihtiyaçların kıskacından kurtarmak, onu birleşik sosyalist mücadelenin hizmetine, vermek istiyoruz. Tarih, Marksizm’i kendi tekeli altına alma pratiğini çürüttü. Onu zenginleştirmek hepimizin ortak işidir. “Hazır” bir Marksizm üzerinde “anlaşmak” ve sonra “birleşmek”, ya sonu gelmez bir tartışma olur, ya da “hazır” bir şemada birlik adına donup kalmaya yol açar.

SDP açısından sosyalist demokrasi, hem parti içinde uyguladığımız örgütsel bir ilke, hem de işçi sınıfının devlet biçimindeki örgütlenmesi anlamındaki “proletarya diktatörlüğü”nün özüdür.

Yoldaşlar

Reel sosyalizm deneylerinden çıkarttığımız başlıca ders şudur: Sosyalizmin  kuruluş sürecinde ortaya çıkması kaçınılmaz olan bütün zorlukların, ekonomik, sosyal, politik, kültürel alanlarda yapılan hataların, dünya kapitalist kuşatmasının, dolaylı ve doğrudan saldırgan tehditlerin üstesinden, kitlelerin devrimci inisiyatifine dayalı sosyalist demokrasi sayesinde gelinebilir.

SDP, kendi adını sosyalist demokrasi olarak almakla, sosyalizmin tarihsel deneyimine sahip çıkarak süreçlere eleştirel ve özeleştirel yaklaşma yolunun seçildiğini ilan etmiştir.

Böylece biz, geleceğin sosyalist toplumuna ütopik “örnekler” yaratma yoluyla değil, sosyalist demokrasi ilkesini bugünden bir örgütsel işleyiş ilkesi olarak, gelecekte ise devlet biçimi olarak benimseyerek, işçi sınıfının, emekçilerin siyasal demokrasi okulunda eğitimine katkıda bulunmak yoluyla hazırlanıyoruz. İşte bu yolun esası, sosyalist demokrasi temelinde bugün SDP tarafından temsil edilen sosyalistlerin birliğini kurmak, bugün Kürt sorunu tarafından belirlenen demokrasi mücadelesini sosyalist amaçla bağlayarak işçi sınıfının ve emekçilerin iktidarına, yani sosyalist demokrasiye yönelmekten ibarettir.  

Bu özgün yaklaşımlar SDP’yi öteki sosyalist parti ve grupların sıradan rakibi olmaktan çıkarıyor, onları bugün için cephe arkadaşlarımız, geleceğin ise ortak partisinde yan yana olacağımız partili yoldaşlar olarak görmemizi sağlıyor.

 

Değerli arkadaşlarım

SDP, kendi kısa tarihinde yaşamış olduğu krizlere ve ayrışmalara karşın sosyalist demokrasi bayrağını dalgalandırmaya devam ediyor. Özeleştirel davranarak hatalarından ders çıkarmaya çalışıyor. Sosyalist hareketin bir yeniden yapılanma hamlesi çerçevesinde bir birlik ve yeniden yapılanma sürecine ihtiyacı olduğunu tespit ediyor. Sosyalist hareketin önündeki en büyük görevin, 21.yy sosyalizmini yaratacak olan yeni bir birleşik devrimci öznenin yaratılması olduğunu ilan ediyor. Bunun için kamuoyuna çağrıda bulunuyor.

Değerli arkadaşlarım

Ben SDP genel başkanı olarak bu çerçevede hiçbir önkoşul ileri sürmeksizin, işçi sınıfı sosyalizmi idealine sıkı sıkıya bağlı, enternasyonalist bir devrimci sosyalist öznenin yaratılması için tüm sosyalist kişi ya da kurumlara açık çağrıda bulunuyorum:

Gelin hep beraber el ele verelim, yeni devrimci öznenin yaratılabilmesi için tarihsel ve siyasal birikimlerimiz harmanlayalım, gücümüzü birleştirelim ve TSH’ni güçlü bir siyasal alternatif olarak yeniden kuralım

 

Sevgili mücadele arkadaşlarım,

Bugün partimizin kurulmasını gerekli kılan nedenler dünden daha da yakıcıdır. İnsanlık, Ekim Devrimiyle kurulan Sovyetler birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinin dağılmasından sonra yitirdiklerini şimdi daha iyi anlıyor.

21. yüzyıla emperyalistler arası rekabetin giderek daha fazla sertleştiği, çıkar çatışmalarının keskinleştiği bir momentte girdik. Emperyalistler arasındaki çatlaklar derinleştikçe; kaynakları yağmalamak, pazarları ele geçirmek ve halkları tahakküm altına almak amacıyla yürütülen emperyalist politikalar daha da gericileşiyor.

 Dünya halkları, emperyalizmin ve "yeni dünya düzeni"nin ne anlama geldiğini acı bir şekilde görüyorlar. Önce Balkanlar, ardından Kafkasya, Afrika, Afganistan, Filistin, Irak savaşları ve tüm dünyayı saran hegemonya mücadeleleri emperyalizmin vahşi yüzünü ortaya çıkarıyor. Emperyalist devletler ya AB gibi bütünleşme sürecine çektikleri ülkeler üstünde, "ekonomik refah ve demokrasi vaadi" ile egemenlik kurmaya, ya da ABD'nin yaptığı gibi “terörizmle mücadele” adı altında zengin kaynaklara sahip ülkeleri silah zoruyla egemenlik altına almaya çalışıyorlar.

 

Değerli arkadaşlar

Bu savaşların en yıkıcısı olan Irak’ın işgalinin gerçekleşmesinin ardından ABD’nin Ortadoğu politikasında değişiklikler baş göstermiştir. Dün ABD’nin Ortadoğu politikalarını “önleyici savaş ve terörle mücadele” konseptleri belirlerken; işgal sonucu Irak’ta Amerikan yanlısı bir statükonun kurulması ile birlikte Ortadoğu politikası “statükonun devamı” ve “çatışmanın önlenmesi” esasınca belirlenmeye başlanmıştır.

Bu yeni politik konsept Türkiye-İsrail-ABD ittifakına da yeni bir biçim kazandırmıştır. Bu yeni politikaların Türkiye’ye yüklediği görev, bölgede barış ve demokrasi söylemini öne çıkaran, komşularla “sıfır sorun” politikası güden bir dış politikadır. Bu dış politikanın esas amacı ABD’nin yıpranan imajını düzeltmek ve bu vesileyle bölgede ABD’nin politikalarının sağlam bir sürdürücülüğünü yapmaktır.

 Bilinmelidir ki bu barış ve demokrasi söylemleri sahte bir nitelik taşımakta, öz itibarıyla ABD’nin bölgede yıpranan imajını tazelemeye katkıda bulunurken, Türkiye’nin de bu vesileyle bölgesel yayılmacı amaçlarına hizmet etmektedir. Bu politik yaklaşımlar görünüşte barışçı, özde ise hegemonyacı ve yayılmacıdır.

 Tüm barışçı söylemlerine karşın, Türk egemen güçleri, Azerbaycan ve Kerkük petrollerinden pay almanın hesaplarını yapıyorlar.

Kıbrıs'ta çözümü önlüyor,

Yunanistan'la Balkanlarda hegemonya mücadelesi sürdürüyor,

Kafkaslarda etnik kavgalarda rol oynamak istiyorlar. Diğer yandan Türkiye, PKK’nin tasfiyesi amacıyla ABD’nin bölgesel politikalarının gönüllü taşeronluğunu üstlenmiş bulunuyor. Bu tutum Türkiye’nin ABD’ye politik açıdan bağımlılığını artıran önemli bir faktör olmasının yanı sıra, bölgede yeni savaş ve çatışma potansiyellerini de içinde taşıyan tehlikeli bir tutumdur.

 

Değerli arkadaşlarım,

Bölgesel barışın ön koşullarını kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

1.       Başta ABD olmak üzere, emperyalistlere bölgeden el çektirmek ve NATO’nun varlığına son vermek,

2.       Türkiyeyi NATO bloğundan çıkarmak ve Türkiye-İsrail-ABD ittifakına, açık ve gizli anlaşmalara son vermek,

3.       İsrail’in Filistin halkı üzerinde uyguladığı mezalime son vermek ve Filistin halkının özgür ve demokratik bir ortamda yaşaması önündeki siyonist engelleri kaldırmak,

4.       Türk egemen sınıflarının, aynı zamanda AB ile eklemlenme stratejisinin de bir parçası olan bölgesel yayılmacı politikaları yenilgiye uğratmak, Türk silahlı güçlerinin ülke dışına sevk edilmesi önlenmek

5.       Bölgesel bir sorun olan Kürt sorununu, Kürt halkının ileri sürdüğü talepler doğrultusunda barışçıl ve demokratik bir çözüme kavuşturmak ve Kürtlerin siyasi geleceğini belirleme hakkını tanımak,

6.       Garantör devletlere Kıbrıs’tan el çektirmek, Kıbrıs halklarının kendi siyasi geleceklerini demokratik ve özgür iradeleriyle belirlemeleri, iki bölgeli, iki kesimli, siyasi eşitliğe dayanan federal bir Kıbrıs’ın kurulması, adanın tamamının askersizleştirilmesini sağlamak

bölgesel barışın ön koşuludur.

Bu durum aynı zamanda barışın, demokrasinin, özgürlüğün kazanılması bakımından, bölge halklarının çıkarlarını temel alan bir yaklaşımla bölgesel enternasyonalizmin kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğunu gözler önüne seriyor.

 

 

 

Yoldaşlar

Bu vesileyle emperyalist tahakküme karşı eşitlik özgürlük ve demokrasi talepleriyle direnen Irak, İran, Filistin, Lübnan, Kürdistan ve Kıbrıs başta olmak üzere tüm Ortadoğu halklarını selamlıyor ve dayanışma duygularımı iletiyorum.

 

Değerli arkadaşlar

Bu yüzyılın önemli bir gelişmesi de neoliberalizmin büyük bir krizle, bütün öngörüleriyle birlikte çökmesidir. Kriz, neoliberalizmin çökmesini sağlarken, Marksizm’in temel öngörülerini bir defa daha kanıtladı.

Ekim Devrimi'nin iddiaları 21. yüzyılda da geçerliliğini korumaktadır. Emperyalist barbarlığın uygarlığı, kültürü ve hatta dünyamızı imha etmesinin, emekçilerin emekçilere kırdırıldığı savaşların önüne geçilebilmesinin hala tek yolu var:

İktidarı emperyalistlerin ve kapitalistlerin elinden alarak, gerçek sahibine, doğrudan işçi sınıfının eline verecek bir devrim!

Kapitalizmi ve bütün baskı biçimlerini ortadan kaldırarak, mülkiyeti ve demokrasiyi toplumsallaştıracak bir toplumsal düzen: Sömürülenlerin ve ezilenlerin kendi iktidarı olarak sosyalizm!

 

Bugün, dünya çapında, geçmiş deneylerden dersler çıkaran devrimci ve komünist güçler ve kapitalizm karşıtı muhalefet umut verici adımlar atarak gelişiyor. Emperyalist bölgesel savaşların ve paylaşımların kurbanı olan halklar arasında sosyalizmin rönesansına doğru uyanışlar başlıyor. Bütün bunlar, dil farkı ve sınır tanımayan emperyalizmin karşısında, dil farkı ve sınır tanımaksızın bütün ülkelerin işçilerini birleşmeye çağıran enternasyonalist bir işçi, emekçi seçeneğinin ilk habercileridir. Ekim Devrimi'nin açtığı çağın yeniden ve dünya çapında başlatılmasının koşulları giderek olgunlaşıyor.

Latin Amerika’da birbiri ardına kurulmakta olan sol iktidarlar, Ortadoğu’daki anti-ABD hareketler, metropol ülkelerdeki işçi sınıfı hareketleri ve yeni toplumsal hareketler, dünyanın yeni bir devrimci sürece doğru tedrici olarak yol almakta olduğunun belirgin işaretleridir.

Buradan tüm dünya işçi sınıfının ve ezilen halkların mücadelesini tekrar selamlıyorum.

 

Değerli arkadaşlarım

Türkiye, çok çalkantılı ve kaotik bir dönemden geçiyor ve uzun zamandır dünyadaki globalizasyon dalgasına bağlı bir “kapitalist değişim” sürecinin sancılarını yaşıyor. Bugün AKP hükümeti eliyle uygulanan “açılım politikaları”nın yönü bu dalga tarafından belirleniyor.

Bu değişim süreci yalnızca egemen güçler arasındaki çelişki ve çatışmaları belirlemekle kalmıyor, AKP’nin emek-sermaye mücadelesi ile “Kürt açılımı”, “Roman açılımı”, “Alevi açılımı”, “Ermeni açılımı”, “Ergenekon davası” veya “Anayasa paketi” gibi temel demokrasi eksenli sorunlara yaklaşım ve politikalarının da maksimum sınırlarını belirliyor.

Ancak bugün bu sahte değişim sürecinin açılım politikaları iflas etmiş durumdadır. Açılımlarla Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olacağını iddia eden başbakan cevaplamalıdır:

1 yılı aşkın süredir dilinizden düşmeyen Kürt açılımı paketinden daha kaç Kürt çocuğunun cesedi çıkacaktır. Daha kaç Kürt siyasetçisi zindanları boylayacak, kaç sınır içi ya da ötesi harekât düzenlenecek, kaç Türk Kürt genci toprağa düşecek, kaç ananın ağıtları dünyayı saracaktır.

Demokratikleşme adı altında yeni bir anayasa aldatmacası gündeme getirdiniz.

12 Eylül anayasasının ruhuna dokunmadan, bazı makyaj değişiklikleriyle yapacağınız anayasa tadilatıyla ne türden bir demokratikleşme sağlayacağınızı sanıyorsunuz. En çok demokrasi talebinde bulunan Kürt’lerin, demokrasi güçlerinin, sınıfın taleplerinin içerilmediği bir sahte demokratikleşme adımıyla ne yapacağınızı sanıyorsunuz?

Alevileri AKP’lileştirmek adına alevi açılımları yaptınız.

Alevileri kandırıp AKP’ye yedeklemenin adı olan alevi açılımınızdan daha ne tür masallar çıkacaktır. Cem evleri inşaatları polis zoruyla dağıtılırken, madımak otelinin geleceği yılan hikayesine dönmüşken Ökkeş Şendiller gibi elindeki alevi kanı kurumamış faşist katillerle yaptığınız alevi kurultayları ile Alevi’leri daha ne kadar kandıracağınızı sanıyorsunuz.

Ermenilere yeni tehcir politikaları dayatmışken hangi ermeni açılımından, romanların yaşan alanları tahrip edilip zorla sürgüne gönderilirken hangi roman açılımından bahsediyorsunuz.

 

 

Askeri vesayetle mücadele ediyor görüntüsü altında kendi militarizminizi yaratmaya çalıştınız.

Bu ülkede darbeyle adı anılan, kendi askerini kendi gömdüğü mayınla katledip suçu PKK’ye atan, ardından da askeri operasyon başlatan, halkına açıkça yalan söyleyen, üç kağıtçılık yapan bir ordu ve onun başında da lav silahlarını boru diye, darbe planlarını kağıt parçası diye sunan bir genelkurmay başkanı var ve hala görevde. Bu kişiyi en azından süren soruşturmaların selameti açısından hala görevden alamıyorsanız sizin demokrasi laflarınıza kimsenin inanmasını beklemeyin.

Taş atıyor diye çocuklarımızı zindanlara dolduruyorsunuz, kurşunluyor öldürüyorsunuz, en basit eylemler nedeniyle insanlarımızı yıllarca cezaevine mahkûm ediyorsunuz. İşte sdp’liler hala cezaevinde, tek suçları barışı savunmak. Buradan sdp’lileri ve onlar nezdinde tüm devrimci tutsakları selamlarken iktidarın iki yüzlü açılımcı politikalarını kınıyorum

 

Değerli mücadele arkadaşlarım

Türkiye, 12 Eylül askeri darbesiyle başlayan ve otuz yıl boyunca bir yandan emekçilerin ve ezilenlerin insanca ve onurluca yaşam özlemlerine karşı sürdürülen neoliberal politikaların, diğer yandan Kardeş Kürt halkının özgürleşme arzusuna yönelik sürdürülen haksız savaş ve şiddet politikalarının yarattığı ağır ve yıkıcı sorunların girdabında bocalıyor.

Türkiye kapitalizmi büyük bir açmaz içinde, krizden krize sürükleniyor. Başbakan Erdoğan krizin teğet geçtiğinden söz ediyor olsa da, Yunanistan’da görüldüğü gibi Türkiye’de kriz yapısaldır.

Türkiye kapitalizmi içine sürüklendiği krizi, sermaye birikimini artırmaksızın, daralan iç pazarını genişletmeksizin, dış pazarlara açılmaksızın aşamaz.

Bu realite eş zamanlı olarak içerde emeğin yağmalanmasından, sömürü çarklarının hızlandırılmasından, kentlerde ve köylerde küçük üreticilerin tasfiye edilmesinden, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından, dışarıda bölge pazarlarında kızgın bir rekabet sürecine girmesinden başka bir sonuç doğurmaz. Bu bakımdan görünür gelecekte işçi sınıfı ve emekçilere, insanca ve onurluca bir yaşam uğruna çetin mücadelelerden başka yol görünmüyor. AKP hükümetinin Tekel işçilerinin kazanılmış haklarının iade edilmesine karşı gaz bombalarıyla, polis coplarıyla saldırması, en küçük bir “uzlaşma” adımı atmaması bundandır. Erdoğan hükümeti, esnek, güvencesiz ve kuralsız çalışma yöntemlerini, yerleşik bir kural haline getirmek istemektedir. Bu katı politika yalnızca Tekel direnişine karşı değil, aynı zamanda bundan böyle özelleştirilmesi öngörülen demiryolları, şeker fabrikaları ve diğer alanlarda da aynı katılıkla sürdürecektir. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında sermayeye yeni kar alanları yaratılacaktır. Ülke nüfusunun önemli bir kısmının yaşam kapısı olan tarım ve hayvancılığın tekelini büyük sermaye çevrelerine verilecektir.

Tekel işçilerinin aylarca sürdürdüğü ve partimizin de aktif katıldığı direniş sürecinde hükümetin işçilere karşı tutumu, demokrasi maskesini yerle yeksan etmiştir. Hükümetin işçi sınıfına ne denli düşman olduğunu gözler önüne sermiştir. Hükümetin tekel işçilerine yönelik vurdumduymaz tavrını kınıyor ve Buradan bu önemli direnişi sürdüren değerli tekel işçisi arkadaşlarımızı tüm devrimci duygularımla selamlıyor onları kucaklıyorum. İyi ki varsınız.

 

Değerli arkadaşlar

Başbakan’ın muazzam işçi düşmanı tavrının bir örneğini de Zonguldak faciasında gördük. Başbakan, grizunun madencilik mesleğinin kaderinde olduğunu ve Zonguldak’daki insanların bunu bile bile bu işe girdiğini söyledi. Balıkesir, Bursa ve son olarak Zonguldak’ta yaşanan maden faciasına yönelik Başbakan Erdoğan’ın sözlerine bakılırsa, bundan böyle de maden ocakları ölüm ocakları olmaya devam edecektir. AKP hükümetinin uygulamalarında taşeronculuk temel bir üretim yöntemi, iş güvenliğinden yoksunluk vazgeçilmez bir çalışma kuralı olmaya devam edecektir. Bu ve benzeri politikalar, üretim sürecindeki insanlık dışı uygulamalar kapitalist kürselleşme ve neoliberalizmin kaçınılmaz sonucudur.

Hükümet önce yoksullaştırıp ardından bitap düşmüş olanları 800 TL’ye ölüm kuyularına mahkum etmektedir. Hükümet başta olmak üzere bu devletin sahipleri iyi bilsin ki işçinin emekçinin dökülen kanların hesabı sorulacaktır. Cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların evlatları milyon dolarlarla oynarken, yoksul halkın evlatlarına ya Kürt dağlarındaki operasyonlarda, ya da yerin yüzlerce metre altında ölüm kuyularında ölmek nasip olmaktadır. Bu ülkenin egemenleri iyi bilsin ki, eğer bu yaşananlar kader ise, onlarla beraber bu kaderden de hesabın sorulacağı günler uzak değildir.

Neoliberalizmi, ne “milli sermaye” yalanlarıyla zihinleri bulandıran sol milliyetçi yaklaşımlarla, ne de bu politikalara olumlu bakan sol liberal tezlerle yenilgiye uğratmak mümkün olabilir. Neoliberalizmi yenilgiye uğratmanın biricik yolu devletten ve sermayeden bağımsız bir mücadele çizgisinin geliştirilmesi ve bu mücadelenin “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” öngören anti kapitalist bir perspektifle birleştirilmesinden geçmektedir.

 Değerli arkadaşlarım,

Diğer bir yapısal sorun ise Kürt sorunudur. Kürt sorununun bugüne kadar Kürt halkının demokratik talepleri doğrultusunda bir çözüme kavuşturulamamış olmasının temelinde Türkiye ve Kürdistan mozaiğini tek bir politik kalıba dökerek tek uluslu, tek kimlikli, tek dilli, tek inançlı, “sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum” yaratmaya dayalı Kemalist ideoloji ve bu ideolojinin temellik ettiği inkarcı ve asimilasyoncu politikalar ve bu politikalardaki ısrar yatmaktadır.

Sorunu bugünlere taşıyan bu devlet anlayışı ve politikası görmezden gelinerek Kürt sorununa çözüm üretmek mümkün değildir. Sorun egemen güçlerce empoze edildiği gibi bir “terör sorunu” değil, demokrasi sorunudur.

Bugün uzun erimli mücadelelerle gelinen noktada “Kürt yoktur” tezine dayanan “klasik inkar” siyaseti aşılmış, ancak yerini Kürtlerin ulusal varlığını, coğrafyasını ve ulusal demokratik haklarını yok sayan ve “bireysel haklara” indirgeyen “liberal inkar siyaseti” almıştır.

Değerli arkadaşlar

Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin de sorunudur. Uzun yıllardır sürdürülen devlet politikaları yalnızca Kürt halkının büyük acılara boğulmasına neden olmakla kalmadı,aynı zamanda Türkiye’de işçilerin ve emekçilerin zihinlerinin bulanmasına ve kendi siyasi iktidar hedeflerinden uzaklaşmalarına da yol açan olumsuz bir rol oynadı. Bugün Türkiye’de ezilen bir sınıfın mensuplarının, ezilen bir ulus olan Kürtlerin kendi siyasi geleceklerini belirleme haklarını tanımaları, savunmaları ve onun için mücadeleye atılmaları temel güncel ve tarihsel bir görevidir. Bu görev aynı zamanda Kürt halkının ve onun örgütlü gücünün militarist yöntemlerle ezilerek yok edilmek istenmesine de, liberal yöntemlerle tecrit ve tasfiye edilmek istenmesine de karşı çıkmayı ve tutarlı mücadele etmeyi zorunlu kılmaktadır.

SDP bu görevin ve zorunluluğun dün olduğu gibi bugün de farkındadır.

Değerli arkadaşlar

Hükümetin iyi bilmesi gereken şey öncelikle şudur: Kürt sorunun çözümünü, Washington ve Brüksel kapılarında aramanın hiçbir değeri ve anlamı yoktur. Sorunun çözümünün öncelikli yolu Diyarbakır ile Ankara arasında Kürt halkının ileri sürdüğü demokratik talepleri eksen alan bir barış ve kardeşlik köprüsü kurmaktan geçiyor.

Buradan başbakana sesleniyorum:

Kürt sorununu ne uyduruk açılım politikalarıyla ne de anayasa aldatmacalarıyla çözebilirsiniz. SDP olarak yaptığımız “barış ve siyasal çözüm için Ankara yürüyüşü”nde taleplerimizi iç işleri bakanlığına iletmiştik.

Kürt sorunu ardı arkası gelmez askeri ve siyasi operasyonlarla çözülmez. Kürt sorunu genel siyasal afla, ana dilde eğitim, öğretim ve yayın özgürlüğünün eksiksiz ve tastamam tanınmasıyla, Kürtlerin politik örgütlerinin yasal güvenceye kavuşturulmasıyla, göç edenlerin köylerine dönüşünün koşullarının yaratılmasıyla, göç edenlerin topraklarına, meralarına el koyan, bölge sivil halkına karşı sürekli şiddet uygulayan koruculuğun kaldırılmasıyla ve Öcalan'ın statüsünün köklü bir iyileştirilmeye tabi tutulmasıyla çözülür.

 

Değerli arkadaşlarım

Türkiye’de ulusal sorun ne yazık ki, Kürt sorunu ile sınırlı değildir. Ermeni sorunu ve bütün bir tarihsel süreç boyunca Ermenilere yaklaşım başlı başına ele alınması ve üzerinde durulması gereken bir sorundur.

Hükümet her ne kadar bir “Ermeni açılımı”ndan söz etmiş, Ermenistan’la bazı protokoller imzalamış olsa da, ileri sürülen tezler, izlenen politikalar Ermeni sorununda da “resmi tarih tezlerini” aşacak ve bu sorunla yüzleşecek cesur ve demokratik bir bakış açısına sahip olmadığını gösteriyor.

Hükümet, Ermeni sorununu ele alıp ciddi bir tartışma ve muhakeme sürecinden geçireceğine, daha önceden kurmuş olduğu inkar barikatının ardına habire yeni destekler yığıyor. Karşılıklı imzayı bekleyen protokolleri iptal ediyor. Yeni tehcir politikaları oluşturuyor.

Değerli arkadaşlar

Ermeni soykırımı tarihte kalmış ya da salt tarihimizle ilgili bir sorun değildir. Ermeni sorunu bugünümüzün sorunudur. Bu türlü sorunlarla yüzleşmeden demokratikleşme olanağı yoktur. Bu sorunla yüzleşmek Osmanlı’dan bugüne kadar olan tüm karanlık süreçlerle, Taşkilatı Mahsusa’dan Ergenekon’a kadar olan darbeci, cuntacı gelenekle yüzleşmek demektir.

Ermeni sorunuyla yüzleşmek “insanlık dışı varlıklar” olarak yaftalanıp, katli vacip görülenlere insanlık onurunu iade edebilmek için gereklidir.

Ermeni sorunuyla yüzleşebilmek bir daha böyle katliamların yaşanmaması için insanlığın ortak belleğine yapılan bir katkı olacaktır.

Başbakan, ermeni kardeşlerimizi yeni tehcir politikalarıyla tehtid edeceğine, bu sorunu tarihçilere havale ederek belirsiz bir geleceğe erteleyeceğine, öncelikle başta Türkiyeli Ermeni kardeşlerimiz olmak üzere, bütün Ermenilerden devlet adına özür dilemeli, soykırım realitesini kabul etmeli ve gereğini yapmalıdır.

 

Sevgili Arkadaşlar,

Biliyoruz ki, kadınlar hangi ulustan, hangi sınıftan ya da hangi toplumsal kesimden olursa olsun kadın olmaktan kaynaklanan ortak bir ezilmişlik yaşıyorlar. Savaşlardan en çok etkilenen kesim onlar. Dini baskılarla kapatılan onlar. Kılık kıyafeti resmi ideoloji tarafından baskılanan da onlar. Toplumsal yaşam içinde ikinci sınıf yurttaş görülen de onlar.

Sürekli şiddete maruz kalan, namus ve töre cinayetlerine kurban giden recm edilen onlar. Sermayeye ucuz ve yedek iş gücü olarak görülen, ev içindeki işlerin sorumluluğunu da üstlenerek üretim için gerekli iş gücünü yeniden üretenler de onlar. İşte bu koşul ve ortamda SDP’li kadın yoldaşlarımız: Savaş, militarizm, baskı ve şiddet politikalarına karşı mücadele bayrağını açmış durumdalar. Kadın olmaktan kaynaklı ezilmişliklerinin bilinciyle sürdürdükleri mücadele, dil, din, ulus, sınıf, etnik köken ayırt etmeksizin gösterecekleri dayanışmayla büyüyecektir. İnanıyorum ki, kadın yoldaşlarımız, konferans ve kongreden sonra partimizin en etkin unsuru olmayı sürdüreceklerdir.

 

Değerli arkadaşlarım,

Partimizin en dinamik, en militan, en çalışkan kadrolarından SDP gençliğinden, Dev Genç ve Dev-Lis’ten söz etmek istiyorum. Genç arkadaşlarımız partimizin kurulduğu günden bugüne değin geçen süre içinde hem politik, hem örgütsel olarak büyük sorumluluklar aldılar. Partinin örgütlediği kampanyaları alanlara taşıdılar. Kendi alanlarıyla ilgili kampanyalar örgütlediler. Gün geldi ABD işgaline karşı direnen halkların yanında direnişçi, gün geldi Filistin halkının intifasında Filistinli oldular. Gün geldi ezilen Kürt halkının özgürlük mücadelesinde Kürt oldular, gün geldi Tekel’de, Tariş’te işçilerle kardeş ve yoldaş oldular.

Dev-Lis’li genç yoldaşlarımız liselerden başlayarak eşit parasız, bilimsel ve anadilde eğitimin bayrağını yükseltti. Liselerdeki demokrasi mücadelesinin önemini bize gösterdi. İzmir’den muşa, dersimden Edirne’ye kadar birçok ilde demokrasi mücadelesinin önünde yer aldılar.

Dev-Genç’li yoldaşlarımız, 1 Mayıs Taksim direnişlerinde, IMF direnişlerinde, Tekel işgallerinde, yoksul varoşlarda gecekondu direnişlerinde egemenlere karşı direniş bayrağını yükselttiler, kolluk güçlerinin üzerine ateş olup yağdılar.

 

Genç yoldaşlarımın bugüne değin yaptıkları eylemleri, etkinlikleri gururla izledim. Umuyorum ki konferans ve kongremiz Sosyalist Demokrasi Gençliği, Dev-Genç ve Dev-Lis için de yeni bir örgütsel atılım olanağı sağlayacaktır. Bundan böyle de onları özgürlük, devrim ve sosyalizm için mücadelede en ön saflarda göreceğime olan inancımla genç yoldaşlarımı selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, sevgili yoldaşlarım

Türkiye başında da ifade ettiğim gibi çok çalkantılı, çatışmalı bir dönemden geçiyor. Egemen güçler arasındaki çelişkiler ve çıkar çatışmaları büyüyor. Bu çatışmada militarist ve milliyetçi politikaların sembolik isimlerinden Baykal, AKP’ye karşı “sistem içi bir alternatif” yaratmak isteyen çevreler tarafından alaşağı edildi. Şimdi Kılıçdaroğlu’nu öne çıkardılar.

Değerli yoldaşlar

Biz şimdiden çoğunluğunu yoksul emekçi kesimlerin ve Alevilerin oluşturduğu Kılıçdaroğlu’na sempati ile bakan halkımıza olan uyarı görevimizi yerine getirelim. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin katı Kemalist ideolojisini ve ırkçılığa varan şoven milliyetçi politikalarını aşarak, toplumun ekonomik, demokratik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunlarına çözüm üretemeyeceği açık bir gerçekliktir. Halkımızın gerçek demokrasi, değişim, iş ve ekmek taleplerinin sözcüleri ve temsilcileri Erdoğan'lı AKP, Kılıçdaroğlu’lu CHP değildir.

Ancak, egemen güçlerin bu iki cephesinin karşısında, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin emek, barış ve demokrasi taleplerini eksen alan bir çizgide mücadele sürdüren ve seçimlerle sınırlı olmayan kalıcı bir “Demokrasi Cephesi”den yoksunluk, her iki cepheyi de güçlendiren bir rol oynuyor. Emekçiler ve ezilenler, bir yandan “eski statüko”yu korumaya çalışan CHP ve MHP’nin, diğer yandan “yeni statüko” yaratmaya çalışan AKP’nin militarist, milliyetçi ve emek karşıtı politikaları arasında adeta “med-cezir” yaşıyor.

Gerek bu sahte alternatifleri teşhir etmek ve gerekse de yukarda söz ettiğimiz karmaşık demokratik görevleri yerine getirmek bir “Demokrasi Cephesi”ni gerekli kılıyor.

SDP, bugün Demokrasi İçin Birlik Hareketi adı altında süren çatı partisi biçiminde bir demokrasi cephesinin inşası doğrultusundaki çalışmalara büyük önem ve stratejik değer veriyor. DBH, uzun zamandan beri emek, barış, özgürlük güçlerini ve bu güçlerle bütünlüklü bir demokrasi programında mücadelesini birleştirmek isteyenlerin daha geniş bir zeminde mücadele birliğine büyük bir imkan sağlıyor. Elbette bu imkan DBH’nin içinde bulunduğu “politik ve yapısal sorunları” görmezden gelmemize yol açmamalıdır. Açık ki, DBH’nın hedefleri ile pratiği arasında, verili güçleri ile potansiyel güçleri arasında büyük bir açı farkı var. Bu açı farkını en asgari bir noktaya çekecek çalışmalara yoğunlaşmak durumundayız. Ama aynı zamanda önümüzdeki “Anayasa referandumu”nu, yaklaşan genel seçimleri, Kürt halkına yönelik sürdürülen askeri ve siyasi operasyonları, yoğunlaşan emek karşıtı politikaları dikkate alan “taktik ittifak” veya “eylem birlikleri” gibi yakıcı güncel sorunlara da eğilen daha geniş işbirliklerini geliştirmek zorundayız.

 

Değerli dostlarım, sevgili mücadele arkadaşlarım,

Konuşmama son verirken, bir kez daha belirtmek gerekirse, yolumuzun yokuş, yükümüzün ağır olduğunu biliyoruz. Ama bir o kadar devrimin anlamsız bir macera, sosyalizmin erişilmez bir ütopya olmadığını da biliyoruz. Ünlü Alman Komünisti Karl Liebknecht’in dediği gibi “mümkün olanın sınırlarına, ancak imkansızı isteyenler ulaşabilir.” Onun için inadına devrim, inadına sosyalizm, inadına barış ve özgürlük diyorum.

Bu duygularla hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Yaşasın devrim ve sosyalizm

Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği

Yaşasın partimiz SDP